Pin-Up ve Baudrillard : The Truman Show
‘’Gerçek
çoğu zaman karartılır, ama hiçbir zaman sönmez.’’ Güzel bir söz değil mi? Peki ya
gerçeğin karartıldığının farkında değilsek? O yanan ateş sönmez belki ama, biz
dumanını görebilir miyiz? O dumanı gören bir adamın hikayesi The Truman Show.
1998 yılında
Matrix’ler, Biri Bizi Gözetliyor’lar daha ortada yokken Andrew Niccol’ün
yazdığı ve Peter Weir’ın yönettiği döneminin çok ötesindeki bu hipergerçeklik
merkezli film Jim Carrey’nin de kariyerinde dönüm noktası oldu. Dünyanın gözü
önünde gözlerini açan, ilki olan herhangi bir şeyde asla yalnız olamayan bir
adam olan Truman Burbank’in kendisi için oluşturulmuş bir ada olan Seahaven’de
annesi, sevgilisi dahil olmak üzere herkes oyuncudur. Gökyüzündeki aya
konumlanmış olan yönetmen Christof’un dizayn ettiği dünyada sıradan bir yaşam
süren Truman’ın uyanış hikayesi, asla unutulmayacak filmler kategorisinde yıllarca
yer almaya devam edecektir.
The Truman
Show irdelenecek materyal konusunda oldukça geniş bir yelpazeye sahip.Karakterler
ve bize vermeye çalıştıkları göstergeler ile başlayabiliriz. Zannımca ilk
öncelik verilmesi gereken karakter Christof. İsme baktığımızda gördüğümüz şey Of-Christ,
yani İsa. Tanrısal bir edayla, semada Truman’ın hayatının her anını kontrol
edip yayınlayan çok akıllı bir adam Christof. Aldığı her kararda, Truman’a yarattığı
dünyanın içindeki göndermelerde, medyaya yaptığı açıklamalarda ve en son Truman
ile konuşmasında kendisinin çok zeki bir adam olduğunu gayet iyi anlıyoruz. Kurduğu
huzurlu, sakin, tehlikeden ve bilumum kötülükten izole ‘’American Dream’’
sureti Seahaven’da Truman’ı tutmak için elinden geleni yapıyor ve bu
motivasyonu o kadar güçlü ki bunu seyirciye de geçiriyor. Belirli aralıklarda
‘’o kadar da kötü değil, aslında iyiliğini mi düşünüyor?’’ sorularıyla bizleri
baş başa bırakması bile bunun ufak bir göstergesi. Bunları yaparken o semavi
havasından ödün vermemesi ise seyircinin gözünde Christof’u bir yönetmenden
ziyade tanrılaştırmış bir hale getiriyor fazlasıyla. Zaten filmde gözüken
binalardan birisinin ismi Omnicum. Tanrı ile alakalı sıfatlara baktığımızda
karşılacağımız genel kanılar, onun her şeyi bilen (omniscient), kudretli
(omnipotent), her yerde (omnipresent),
merhametli (omni-benevolent) olduğu tabanına oturmakta. Christof’un
tanrısal bir surette yönetmenlik koltuğunda oturması da Tanrı’nın bedenselleştirilmesine
referans olsa gerek.
İkinci
olarak başrolümüze bakalım. İsmiyle müsemma bir adam True-man. Kendisine
çizilmiş olan yolu uzun bir süre boyunca başarı ile yürüyen Truman Burbank’in Sirius
adlı kameranın düşmesiyle başlıyor uyanışı. Annesinin karnındayken kameralarla
tanışan ve bir şirket tarafından evlat edinilen Truman’ın kendisinin bulunduğu
sahte gerçekliğin farkına varışı oldukça sancılı olmuştur. Her insan Truman
gibi içinde bulunduğu toplumun dini, ahlaki, hukuki kurallarına uygun bir
şekilde yaşamını idame ettirir ve farkında olduğu ya da olmadığı çerçeveler
içerisinde kendisini özgür sanar. Medeni toplumun getirdiği bu dayatmalar
aslında hayatımızı şekillendiren yegane unsurlardan birisidir. Bugün bir
metropolde çalışan beyaz yakalının Truman’dan farkı yoktur çoğu konuda.
Truman’ın bu doğal hapishane yaşamını seyreden milyonlarca insanın da Truman
Show’a bu kadar yoğun ilgi göstermesinin sebebi de budur. Lakin burada
başrolümüzü günümüz dünyasının insanlarından ayıran ufak ama önemli bir nokta
mevcut. Kendisi Seahaven’lı. Sığınak, liman, cennet gibi birçok farklı şekilde
düşünebiliriz bu kenti. Film içerisindeki gazete haberleri de bu sözümüzü
doğrular nitelikte. Böylesine cennetvari bir şehirde yaşayan ama tekdüze
yaşantı ve birbirinin kopyası günler içerisinde boğulan Truman’ın değişimi
kovalaması, ekran başındaki Truman’ın oradaki simülasyonundan görece sorumlu
olan ama kendisini gördüğü için oradan çıkmasını umutla bekleyen milyonlar için
de büyük önem teşkil eder aslında. Truman’ın farkındalık yolculuğu
başladığından sonraki en mühim mesele şahsen otuz yıl boyunca yanında duran
insanların dönüşümü.
Sisteme
30 koca yıl boyunca uysanız dahi, ufak bir hakikat arayışınızda en yakın
arkadaşınız tarafından ‘’sakin ol’’ telkinlerine, polisler tarafından
tutuklanma çabalarına, karınız tarafından delilik ile suçlanmaya başlarsınız.
Televizyon size mesajlarını verir, gazetelerde nasıl boyun eğeceğinizi
okursunuz. Ruhunuz bir kaşif olabilir lakin keşfedecek bir yerin kalmadığı
söylendiğinde yapacak bir şeyiniz kalmaz. Çünkü sistemin bildiğini değil, izin
verdiğini bilebilirsiniz sadece. Bu denli tekdüze bir yaşama bir de sizin sebep
olduğunuz bir deniz kazası sonucunda can veren bir babanın suçluluk duygusunu
ve bu görece katil olma hissiyatının getirdiği deniz fobisini de eklersek
elimizde ‘’True-man’’in 30 yılı ve çok çok zeki bir Christof menşeili kurgu
kalıyor sadece. Truman bizden biri nidaları ile açılmıştı film. Böyle bir
dünyanın içinde yaşadığımızı ve bizim yönetmenlerimizin bizim için Christof
kadar ‘’American Dream’’ bir ada tasarlamadığını da düşünürsek, evet Truman
bizden biri.
Truman’ın
bu simülasyon evrenindeki bir diğer başrol de Meryl. Pin-up girl edasıyla
ortalıkta salınan ‘’American Beauty’’ Meryl’in alametifarikası da Truman’ı
telkin etme ve ürün yerleştirme. Alakasız anlarda elinde bıçakla, kahveyle
beliren Meryl filmin başındaki röportajında hayatının gerçekten Truman Show
olduğunu ve bunu soylu bir yaşam biçimi olarak algıladığını söylüyor. Film
boyunca aslında Meryl’in Truman’ı bir kişiden ziyade bir maaş kartı olarak
gördüğünü söyleyebiliriz. Bu da oynadığı karakterde zaman zaman dezenformasyona
sebep olmuştur. Anlık ve alakasız ürün yerleştirmeler, evlilik
fotoğraflarındaki parmaklarının durumu, düzene kafa tutan her Truman hamlesine
verdiği aşırı defansif tepkiler gittikçe Truman’ı da aydınlatmaya itti.
Truman’ın adadaki insanların hareketlerini tahmin edip medet umarcasına Meryl’a
gösterdiği sahne ve akabinde gerçekleşen mini çıldırmalar ve Minnesota yolcuğu
sonrasında Meryl, Truman’ın eline bıçak aldığındaki ‘’Bir şeyler yap!’’
naralarıyla Truman’ın rönesansını iyice başlattı aslında. Buradaki bir diğer önemli nokta da aslında
Truman’ın gerçek aşkı, senaryo icabı Meryl’da değil de Lauren (Sylvia)’da
bulması. Belki Truman bu yolu da yürüse, bir çocuk yapsa o hakikat yolculuğuna
asla çıkamayacaktı. Meryl’dan sonra Marlon’a biraz değinip bu ikilinin
üzerinden biraz da reklam ve medya eleştirisi yapmakta fayda var.
Marlon
filmde bize Truman’ın en yakın arkadaşı, dert ortağı şeklinde tanıtılıyor.
Truman’ın senaryoda yaşadığı kriz anlarında durumu toparlamak için geldiğinde
bile elinden birası eksik olmayan bir insan Marlon. Truman’ın dertlerini
paylaştığı sahnelerde bile ‘’İşte bira bu!’’ diyerek kameraya biralarını
gösteren Marlon da tıpkı Meryl’ın sahnelerindeki gibi alakasız yerlerde
gözümüze reklamı sokabiliyor. Ürün yerleştirme faaliyetlerinin bazı zamanlarda
gerçekten akışı bozmasına da güzel bir hiciv bu sahnelerin bütünü.
Reklam arası
vermeyen bir program Truman Show. Elde ettiği tüm gelirler Seahaven adasına
yerleştirilen ürünlerin satışından kaynaklı. Hatta ’’Truman Kataloğu’ ’adında
ürünlerin satışa sunulduğu bir platformun varlığını da biliyoruz. Seahaven
reklam üzerine kurulu bir simülasyon evrenidir.Her şey reklamdan ibarettir.
Asla reklam arası vermeyen bu showda her şeyin reklam üzerine kurulması garip
bir akıcılığa da sebep oluyor. Yönetmen Christof ise bu konuda şöyle diyor ; ‘’Programdaki
her şey satılık; oyuncuların giysileri, yiyecek ürünleri,yaşadıkları evler
bile…
Son olarak
değinmemiz gereken nokta Baudrillard’ın simülakra ve simülasyon teorileri.
Gerçeğin tüm göstergelerine sahip olup, gerçek olmayan olarak ele alabiliriz
simülasyon kuramını. Sahte bir gerçeklik sunumuna maruz kalmış bir adam olan
Truman’ı bir de bu şekilde irdelemek gerek. Bütün yaşamını bir stüdyoda
geçirmiş ve milyonlarca insanın hayatının her anına tanık olduğu bir adam olan
Truman’ın içindeki ‘’hakikat kaşifi’’ filmin son dönemecinde, yine kendisine
yalanlar ile empoze edilmiş bir fobiyi de yenerek yolculuğuna başlıyor. Truman
için hazırladığı masum, huzurlu, cennetvari dünyadan kaçmaya çalıştığını gören
Christof da pek tabii reaksiyon veriyor bu yolculuğa. Daha önce bütün dünyanın
keşfedildiği söylenen Truman’ın dünyasının kaşifi Christof’tu. Kolomb’un
Christof’una ismiyle değil teknesiyle selam çakıyor burada Truman. Adını
Kolomb’un gemisinden alan Santa Maria’sı ile en büyük korkusunun üstünde
korkusuzca ilerleyen, karşılaştığı zorlukları bütün gücüyle bertaraf eden bir
adam oluyor Truman. Christof da bu uğraşının sonuç vermeyeceğini anladığında
dalgalar gibi durulup, huzurla büyüttüğü oğlunu bekliyor semada.
Bütün
dünyanın gözü önünde , hayatını kurguladığı ‘’oğlu’’ ile karşılaşacak olan
Christof semada beklerken Truman’ın gökyüzüne çarpması ile zannımca filmin en
etkileyici kısmı başlıyor. Christof ve Truman’ın yüzleşmesini milyonlarca insan
canlı izlerken, ‘’gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi pis bir huyu vardır.’’
sözü bütün dünyanın zihninde canlanıyor. Truman ile beraber o kapıyı aralayan
birçok insan oldu filmden sonra. Kendi dünyasını, sistemini ,simülasyonunu
düşünen ve buna kafa yoran bir sürü insan. Lakin bir de madalyonun diğer yüzü
var. Truman’ın 30 yıllık serüveni sonrası gerçek dünyaya adım atışını izleyip
bitirdikten sonra TV rehberini soranlar aslında bu madalyonun diğer yarısı. Bitiriş
cümlem sahte tanrılarına karşı tasmalarını çıkarıp, o güneşe karşı konuşan
insanlara ;
Günaydın ,
ve olur ya sizi göremem. İyi akşamlar ve iyi geceler…

Yorumlar
Yorum Gönder